top of page

Sadece Bir Elma

  • 22 Nis
  • 4 dakikada okunur

O koca efsanevi dağ Olimpos’un görkemli saraylarından birinde; duvarlar denizlerin neşeli şarkılarıyla, bazen yumuşak bazen sert esen rüzgârın kudretli ezgileriyle çınlıyordu. Bir düğün, derin suların dalgalarının coşkusuyla doyasıya kutlanıyordu.


Ölümsüz ve kudretli tanrılar ile ölümlü kahraman insanlar; ihtişamla parlayan ilahlar ile sevinçle dolup taşan yeryüzünün ölümlüleri aynı sofrada buluşmuşlardı. Ege’nin büyüleyici güzellikteki deniz perisi Thetis ile, karaların yiğit kralı Peleus’un evliliği gökyüzünü bile günlerdir sevinçle ışıldatıyordu. Denizlerin derinliklerinden yükselen Thetis, narin ve ince bir zarafetle salınırken; Peleus, insan dünyasının ona sunduğu yiğitlik ve sadakatle törene savaşçı bir kahramanın gücünü katıyordu. Sofralar bereketle donatılmış, müzisyenler lirlerini ve flütlerini dile getirmiş, kahkahalar ve hikâyeler birbirine karışmıştı.


Herkes ama herkes oradaydı; ne var ki bu görkemli şölene davet edilmeyen tek bir tanrıça vardı. Bilerek ve isteyerek dışlanmıştı; kargaşa ve anlaşmazlık tanrıçası Eris. Hazırlıklar sırasında adı hiç anılmamış, onur listesinde yer bulamamıştı elbette. Tamamen yok sayılmış, hor görülmüştü. Bu yok sayılış, bu hor görülüş Eris’i çileden çıkardı, gururunu paramparça etti. İçinde intikam ateşi cayır cayır yanıyordu; saraydaki kahkahalar bu ateşi daha da körükledi. Olimpos’un ay ışığına bürünmüş o gölgeli yollarında, gölgelerin karanlığında sessizce süzüldü. Elinde parlak bir altın elma vardı ve üzerine sadece üç kelime yazmıştı: “en güzel için”. Sessizce tören alanına girdi, herkesin gözleri önünde sinsi bir gülüşle elmayı masanın tam ortasına bıraktı. Elma ışıl ışıldı; tanrıçaların gözleri parladı, çekişme başladı. Neşe bir anda huzursuzluğa dönüştü. Eris, nifak tohumunu güzeller güzeli üç tanrıçanın hırslı kalplerine ekmişti bile.


Hera, evliliklerin ve krallığın görkemli koruyucusu. Athena, savaşın ve bilgelik sanatının soylu tanrıçası. Afrodit, aşkın ve cazibenin büyüleyici hükümranı… Üçü de elmayı kendisine layık gördü. Her biri kudretini haklılığını ve tanrısal ayrıcalığını öne sürerek elmayı istediler, adeta atıldılar elmanın üzerine. Eğlencenin yerini tartışma aldı; kahkahalar kesildi, sözler kılıç gibi keskinleşti, mızrak gibi delici oldu. Düğünün tadı kaçtı...


Zeus, ki dağın kudretli hükümdarı, bu çekişmenin Olimpos’ta çözülemeyeceğini hemen gördü. Belki de kendisine yeni dertler açmaktansa, ki çapkınlıklarıylada sürekli başı belada olduğu için olsa gerek; kaderin terazisini bir ölümlünün eline bırakmaya karar verdi, varsın onun canı yansın dedi herhalde. Dağdan aşağı baktı ve gözüne ilişen Truva’nın genç prensi Paris’i seçti. Çoban kılığına karışmış, yakışıklılığı ve saf bakışlarıyla bilinen bu genç, tanrıların önünde adaletli bir hakem olacaktı.


Tanrıçalar sırayla şaşkın Paris’in önüne çıktılar, onu baştan çıkarmak için vaatlerini sundular. Hera saltanat ve krallıkların gücünü, Athena zaferin stratejisini ve aklın keskinliğini önerdi. Afrodit ise dünyanın en güzel kadını Helen’in aşkını… Paris, bilindiği üzere erkek kalbinin en eski zaafına yenik düştü, aşkın büyüsüne kapıldı ve elmayı Afrodit’e verdi. Böylelikle insanlığın ilk güzellik yarışmasını Afrodit kazanmış oldu.


Afrodit tüm ince kurgularını hazırladı ve Paris önce Sparta’ya gitti. Orada kral Menelaos’un eşi Helen ile karşılaştı. Helen, güzelliğiyle ün salmış bir kraliçeydi. Kimi anlatılarda gönüllü, kimi anlatılarda zorla, kimi anlatılarda ise kaderin oyunu sonucu Paris’le birlikte Truva’ya döndü; elbette efsaneyi kimin anlattığına bağlı olarak. Her durumda da Helen’in Sparta’dan ayrılışı kral için büyük bir utanç ve öfke yarattı.


Savaşçı Spartalıların kahraman kralı Menelaos, onurunu ve karısını geri almak için kardeşi Agamemnon’un önderliğinde büyük bir sefer düzenledi. Akha orduları Ege kıyılarından toplanıp Truva’ya doğru yelken açtılar. On yıl sürecek kuşatma böylece başladı. Truva surlarının ardında Priamos’un krallığı ve onun yiğit oğlu Hektor vardı. Akha kampında ise Peleus ile Thetis’in oğlu Akhilleus’un öfkesi, Odysseus’un kurnazlığı, Ajax’ın gücü ve Diomedes’in cesareti parlıyordu. Savaş, yalnızca kılıçların çarpışması değil; onur, kader, tanrıların müdahaleleri ve insan zaaflarının bir araya geldiği bir destana dönüştü.


Akhilleus, Agamemnon’la yaşadığı onur tartışması yüzünden savaştan çekildi ve Akhalar zorlandı. Truva tarafında Hektor, kentin en büyük savunucusu olarak öne çıktı. Paris ise aşkın gölgesinde bir yeni yetme zayıflığıyla kaldı. Dönüm noktası, Akhilleus’un dostu Patroklos’un ölümü oldu. Patroklos, Akhilleus’un zırhını giyip Truva’ya umut vermek isterken Hektor tarafından öldürüldü. Bu kayıp Akhilleus’un öfkesini alevlendirdi; geri döndü ve Hektor’u öldürdü. Priamos’un yürek burkan yalvarışıyla Hektor’un cesedi geri alındı, Truva’da büyük yas tutuldu. Ama kahramanların ölümü bile savaşı bitirmedi. Yıllar geçti, kayıplar arttı. Savaş işte...


Sonunda Odysseus’un aklına düşen hile, Truva Atı’nı yarattı. Akhalar devasa bir tahta at inşa edip içine kırk seçkin savaşçı sakladılar. Bu atı savaş meydanına terk ederek, gemilerine binip kıyılardan demir aldılar. Truvalılar, bunun barış armağanı olduğuna inanıp atı şehrin içine çektiler. Gün boyu süren zafer kutlamaları bittip, herkes uyuyup gecenin sesizliği çöktüğünde ise; o kırk asker karanlıkta gizlenerek attan çıkıp şehrin kapılarını içeriden açtılar. Böylelikle gece karanlığında savaş alanına geri dönmüş olan Akha ordusuna yol verdiler. Şehir içten fethedildi, düşüşü yangın, yağma ve acı ile geldi.


Helen’in akıbeti farklı anlatımlarda değişse dahi genellikle Menelaos tarafından geri götürüldüğü söylenir. Truva’nın yıkımı efsanenin ötesinde yankılar bıraktı. Odysseus’un eve dönüşü yıllarca sürdü; Akhilleus’un ölümü şöhretini pekiştirdi, Hektor’un ölümü Truva halkının trajedisinin simgesi oldu.


Kıssadan hisse;

Büyük yangınları, küçük bir kıvılcım tetikleyebilir ve bugünün dünya düzeni benzerliklerle doludur. Bireysel hırs, kibir, düşüncesiz adımlar, ideolojiler ve çeşit çeşit egolar, milyonların kaderini değiştirebilir, karartabilir onları. Paris’in aşk uğruna yaptığı seçim, Menelaos’un onur arayışı, Agamemnon’un hırsı, Akhilleus’un öfkesi ve Odysseus’un kurnazlığı, insan doğasının bu farklı yüzleri bugünün modern dünyasında; iş, siyaset, toplum ve aile içinde karşımıza her zaman çıkar.


Destan bize sessiz sessiz; empatiyi, sorumluluğu paylaşmayı, öfke yerine diyalogu seçmeyi öğütler. Ölçülü cesaret, sorumlu liderlik ve insanî bağlar bugün de en büyük erdemdir diye fısıldar. Bu fısıltıyı duyup kulak vermek, küçük kıvılcımları büyümeden söndürmek, kararlarımızın yankılarını düşünmek demektir; çünkü modern dünyada da bir söz, bir tercih, bir kibir dalgası sınırları aşar, toplumları sarsar. Ama aynı şekilde bir anlayış, bir fedakârlık, bir uzlaşma da barışı, yeniden inşa ve umudu yeşertebilir. Bu yüzden Truva’nın külleri bize yalnızca geçmişin trajedisini değil, geleceğin sorumluluğunu da hatırlatır. Küçük kıvılcımları görmezden gelmeyen, empatiyi ve aklı rehber edinen insan, felaketleri önleyebilir ve küllerden yeni hayatlar doğurabilir.


Ama gel gör ki...

Yorumlar


Bana Bir Mesaj Gönder, Düşüncelerini Bana Bildir

© 2025 Mühendisin Not Defteri. Wix tarafından güçlendirildi ve güvenli hale getirildi.

bottom of page