top of page

Sekiz Tahta Bebek

  • 31 Mar
  • 4 dakikada okunur

Sene 1890, Moskova...

Sergei Malyutin, ilham dolu bir heyecanla marangoz atölyesinin kapısını çalıyordu, kapıyı usta Vasilly Zvyozdoçkin açtı. Sergei'nin aklında çocukların hayal gücünü ve zihnini geliştirecek bir oyuncak fikri dönüyordu günlerdir; Matruşka. Latince matrona kelimesinden gelen bu isim “annecik” anlamlarını da taşıyordu; iç içe geçen tam sekiz tahta bebek.


Yakın ilişkiyi fark etmek zor değil; bilim dünyası adeta Matruşka bebekleriyle oynar gibi yaşıyor. Masaya konan bir soru, yeni sorular doğuruyor, bir teori, başka teorilere kapı açıyor. Bilim insanları bir sorunun yanıtını bulduklarını sandıklarında bile, hemen arkasından yeni bir soru beliriyor. Her adımda insanlığın hâlâ içinde yüzdüğü bilinmezlik çukurunun ne kadar derin olduğu yeniden hatırlanıyor. İşin sırrı ve heyecanı da zaten bu değil mi zaten; bir ömür boyu ararsın cevabı ve o ömür yetmez çoğu zaman. Yarıştaki atletler gibi bayrak birinden diğerine, nesilden nesile devredilir.


Edwin Hubble gökyüzünü izlerken bir yıldıza takıldı gözü. Sanki göz kırpar gibi yanıp sönen o yıldıza dikkat etti, peşine düştü. Önce Andromeda gökadasının Samanyolu’ndan ayrı bir yapı olduğunu fark etti ve onun bu keşfi, evrenin genişlediğini gösteren sürecin başlangıcına doğru uzandı. Dikkat edin 1920’lerin sonlarından söz ediyoruz; bu devasa keşfin kökleri bir insan ömrü kadar yakın. Oradan gökadamızdaki milyarlarca yıldıza, sonradan da milyarlarca gökadaya doğru uzandı farkındalığımız. Henüz oralara gidemiyor olsak dahi; evrenimizin genişlemesini, sınırlarını ve kaderini tartışırken ve ötesinde farklı evrenler ve aralarındaki solucan delikleri gibi fikirleri bile düşünmeye başladık.


Demek istediğim şu ki; insan zekâsının bilinmez sınırları, muhteşemliği, sorgulayıcılığı, yaratıcılığı ve fizik kimya biyoloji matematik gibi doğa bilimlerinin cömertliği de tam burada saklı. Bir sorunun peşine düşerken öğrenme dürtüsü bizi yeni sorular sormaya itiyor. Hubble yalnızca evrenin genişlediğini göstermedi; Samanyolu’nun ötesinde uçsuz bucaksız bir uzayın varlığını fark etmemize de yardımcı oldu.


İş dünyasında bir söz vardır; zor olan sıfırı bire çevirmektir, sonrası daha kolaydır. Ben aynı sözün bilim için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Galileo Galilei, Engizisyon mahkemesinde yargılandı. On yedinci yüzyılda Engizisyonu onu “sapkınlık ”la suçladı ve Kopernikçi görüşlerini savunmaktan vazgeçmeye zorladı. Yani Dünya’nın ve diğer gezegenlerin Güneş etrafında döndüğünü savunan astronomik teoriyi unut; Dünya merkezdedir ve her şey onun etrafında döner dediler. Ömrünün geri kalanını ev hapsinde geçirmesine hükmedildi. Belki o dönemde gökbilimde sıfırı bire tam anlamıyla çeviremedi ama kapıyı araladı ve üç yüzyıl sonra Hubble bu işi tamamladı diyebiliriz. Hubble’ın çalışmaları pek çok kuramı ve tabuyu sarstı; Einstein’ın denklemlerine kadar uzanan tartışmalara yol açtı. Tüm bunları, içinde hava kabarcıkları olan cam şişe dibi gibi aynalara sahip bir teleskopla başardı. Onun katkısı, uzay biliminin zorlu bir eşiği aşmasını sağladı, ki neredeyse deveye hendek atlatmak kadar zordu.


Bu aşamadan sonra uzay bilimi ile ilgili ilerlemeler hızlandı; üniversiteler ve devlet kurumları güçlendi, devasa bütçeler ayrıldı. Bugün gökbilimciler yaşanabilir gezegenleri, kuasarları, kara delikleri, pulsarları keşfediyor ve farklı evren teorileri geliştiriyorlar. Dediğim gibi; tabuları yıkan adam Hubble, galaksilerle dolu uzayın genişlediğini ve bir balon gibi şiştiğini fark etti. Böylece evrenin doğuşunu ve evrimini betimleyen Büyük Patlama, Big Bang, teorisi ortaya çıktı. O, kozmosu keşfetti ve modern kozmolojinin temellerini attı.


Burada üzerinde anlaşmamız gereken bir nokta var; bu teoriyi biraz anlamaya başladığınızda karşınıza devasa sorular çıkacak. Bu büyük patlama nerede, nasıl, ne zaman ve neden oldu? Öncesi var mı? Evren tekrar içine çökecek mi, bu döngü tekrar devam edecek mi? Bu patlamalar tencere kapağı altında patlayan mısır taneleri gibi mi? Diğer patlamış mısır taneleri nerede? Öyleyse o tencere nerede ve kimin? İman felsefesi bu teoriye nasıl bakıyor? Görüyorsunuz, ana başlık sorular bile devasa ve alt soru kümeleri ise daha da karmaşık.

İnsanoğlu en ilkel dönemlerinden beri gökyüzüne, uzaya her zaman ilgi duymuştur; onu sevmiş, merak etmiş, korkmuş, doğaüstü güçler atfetmiş, romantikleştirmiş veya geleceği sormuştur.


Geçmişten günümüze tüm medeniyetler gökyüzüne farklı anlamlar yüklemişlerdir. Ünlü Aristoteles ile başlayalım: Milattan önce dördüncü yüzyılda yaşamış olan Aristoteles’in öncesinde de gökyüzüne ilgi vardı elbette. Ancak onun Ege kökenli olması, yirmi yıl boyunca Platon tarafından eğitilmiş olması, Büyük İskender’in hocası olması ve bilimsel düşünceye eğilimli bir filozof olması, onu başlangıç olarak seçmek için yeterlidir. Aristoteles evreni iki bölüme ayırıyordu. Dünya’dan Ay’a kadar olan bölüm dinamik ve sürekli değişen kısımdı; Ay’dan sonrası ise durağan, sabit bir bölgeydi. Ona göre Dünya evrenin merkez noktasıydı ve bu görüş sonraki yüzyıllarda da uzun süre kabul gördü. On altıncı yüzyıla gelindiğinde Kopernik, Dünya merkezli modelin yerine Güneş merkezli bir model önerdi. On yedinci yüzyılın başında Galileo, teleskopuyla Kopernik’in modelini destekleyen kanıtlar sundu. Kepler ise bu çalışmaları ilerleterek 17. yüz yılda gezegenlerin yörüngelerinin dairesel değil eliptik olduğunu hesapladı.


Sonraki dönemde yeni teleskoplar üretildi, aynalar geliştirildi, gözlemevleri kuruldu, bütçeler ayrıldı, araştırmalar hızlandı ve yeni gökcisimleri keşfedildi. Artık evreni farklı bir ölçekle görmeye ve Samanyolu’nun tek gökada olmadığı fikrine alışmaya başladık. Önemli bir düşünür olan 18. Yüz yıl sonunda Immanuel Kant, evrenin hep var olduğu fikrini ortaya attı. Einstein 1917’de maddenin uzayı eğebileceğini söyleyerek genel görelilik kuramını geliştirdi; denklemlerine daha sonra “kozmolojik sabit” ekleyerek bir düzeltme yaptığını düşündü. 1922’de Rus bilim insanı Friedmann, genel görelilikten yola çıkarak evrende genişleme veya büzülme olabileceğini öne sürdü. Bunu yorumlayan Belçikalı rahip Lemaître ise, evrenin bir başlangıcı varsa bir sonu da olacağını söyledi.


Eğer evren genişliyorsa, zamanda geriye gidildikçe daha küçük, hep daha küçük bir evren ve nihayetinde tek bir nokta olması gerekir. Bu nokta, önemini küçümsemeye gelmez; ona tekillik denir. Bugün bildiğimiz gökadalar, yıldızlar, gezegenler, gazlar, tozlar ve her şey, tek bir noktanın patlamasıyla saçılan atomlardan oluşmuş olabilir. Rahip Lemaître, dinî söylemlerle harmanladığı yaklaşımında “evrenin bir sonu olacaktır” dedi; bu olası “son” daha sonra Büyük Çöküş, Big Crunch olarak anıldı.


Ufak bir mühendis akıl yürütmesiyle bu yazıyı bitirip sizi düşünmeye davet etmek istiyorum. Samanyolu’nda milyarlarca yıldız ve onlarla birlikte milyarlarca gezegen var. Tanımlanabilen Evren’de ise milyarlarca gökada bulunuyor; dolayısıyla milyarlar kere milyarlar gezegen var. Düşünebiliyor musunuz olası medeniyet sayısını. Carl Sagan’ın “Sadece Samanyolu’nda bile yaklaşık üç yüz milyon akıllı medeniyet olabilir” sözü aklıma geliyor. Hesap basit; üç yüz milyon kere milyarlarca. Sonuç tüyleri diken diken edebiliyor.


Kıssadan hisse; bu yazıyla sadece bilimsel açıdan elde edilmiş ve çalışılmış verilerin kısa bir özetini hatırlatıyorum. Bu heybetli büyüklükle, ki henüz bilmesek dahi, o muhteşem kalabalıkla baş başa gerisini öğrenmek sizlere kalmış; çalışmayana ekmek yok.


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


Bana Bir Mesaj Gönder, Düşüncelerini Bana Bildir

© 2025 Mühendisin Not Defteri. Wix tarafından güçlendirildi ve güvenli hale getirildi.

bottom of page