Bir Buçuk Milyon Kilometrekare
- 26 Şub
- 5 dakikada okunur

Bir buçuk milyon kilometre kare;
Öncelikle Ege denizi kıyıları ve boğazlardan başlayarak Anadolu’yu; batısından İran sınırına yani en uç doğusuna kadar her köşesine dokunarak aşıyoruz. Sonra güneydoğu yönünde daha da güneye iniyor; batıda Akdeniz ve doğuda İran’ın Zagros sıradağları arasında uzanan geniş coğrafyada yol alıyoruz. Antik kaynakların “Büyük Deniz” dediği Akdeniz kıyılarını takip ederek, Nil deltasına doğru inen Levant bitiriyoruz. Sonra bölgeyi gerimizde, yani batıda bırakarak bir hilal boyunca rotamızı daha da güneydoğuya, Basra Körfezi’ne doğru yöneltiyoruz. Son adım; Fırat ile Dicle nehirlerinin suladığı Mezopotamya ile Basra Körfezi’nin birleştiği verimli topraklar. Kısacası konumuz, ki üstadın da dediği gibi, doğudan gelip Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan Anadolu ve tarihi Bereketli Hilal. Hem harika bir coğrafya ve hem de insanlık tarihinin binlerce yıllık sahnesi. Meraklısını kendisine tutkuyla aşık eder bu topraklar, bu bir buçuk milyon kilometrekare.
Yüz doksan milyon insan;
Yukarıdaki coğrafya Dünya yüzeyinin küçük bir parçası olsa dahi, bu kuşak insanlık tarihinin geçmişini, bugününü ve muhtemelen geleceğini derinden etkileyen insan ve olayların sahnesidir. Anadolu ve ötesi; peygamberlerin, öğretilerin, kutsal durakların, dinsel ve felsefi etkilerin, günümüzün en sancılı siyasal meselelerinin ve insan uygarlığının vazgeçilmez ama tehlikeli bağımlılığı olan petrol yataklarının da merkezidir. Başka uygarlık beşiği noktalar elbette var; ama hiçbiri hem bu kadar eski hem bu kadar yaratıcı hem bu kadar zengin ve hem de bu kadar can yakıcı çetinlikte değildir. Buralar insanlığın hem beşiği ve hem de pek çok defa başarısız dahi olsa sınav alanıdır.
Yüz kırk bin kişi;
Çok eskiden bu topraklarda yaşayanlar kimlerdi, nerede ve nasıl yaşıyorlardı. Konumuz erken dönem, ama hakikaten binlerce yıl gibi çok erken dönem. Aynı bölgenin nüfusu; sayısız bilinmezlik ve zor tahminlere dayanarak çok daha düşüktü diyebiliriz. Çok kaba tahmini bir ortalamayla yaklaşık yüz kırk bin kişi civarında olduğunu varsayabiliriz. Bugün kilometrekare başına yüzlerce insan düşerken, o zamanlar kilometrelerce yürürseniz bir insana bile rastlamaya bilirdiniz. Bu önemli detayı akılda tutarak tarihin bu coğrafyasının sahnesinde ilerleyelim.
İki buçuk milyon yıl önce;
Zamanı geriye saralım, önce yaklaşık İki buçuk milyon yıl öncesinden başlayıp taş aletlerin ilk üretildiği dönemleri geride bırakarak yaklaşalım. Sonra avcı ve toplayıcı yaşamın yoğun olduğu yaklaşık yirmi iki bin yıl öncesine dek ulaşalım. Oradan da yavaşça günümüzden on bin yıl öncesine doğru ilerleyelim ve tarımın başlamasıyla insan topluluklarının yaşamında derin ve kalıcı dönüşümlerin izlerini sürelim. Bu uzun süreçte insanların doğayla ilişkisi biçim değiştirdi, ki göçebe dengeler yerini mevsimlik ve giderek daha kalıcı kurulan bağlara bıraktı. Çağımızın vazgeçilmezi acelecilik ve ivedilik bağımlıları için önemli olan husus ise; bu değişimlerin günümüz hızında değil ve ancak binlerce yıl içinde gerçekleştiğinin farkında olmaktır. Başlangıçta küçük, göçebe hareketli gruplar halinde yaşayan insanlar için hayat; mevsimlerin ve avın acımasız, çetin döngüsüyle gece gündüz sürekli sınanıyordu. Yiyecek, barınak ve güvenlik her gün yine yeniden, herkes için sağlanması gereken zorunluluklardı. İklim ısındıkça buzullar çekildi, bitki örtüsü ve hayvan dağılımı değişti. Yeni ekolojik cennetler ortaya çıktı, özellikle verimli vadilerde yaşayan topluluklar yarı yerleşik yaşama doğru evrildiler. İnsan gruplarının gelişimini belirleyen temel unsur her zaman doğa koşulları olmuştur, binlerce yıl önce olduğu gibi ve bugün de olmakta olduğu gibi.
Coğrafya kaderdir derler ya;
Anadolu, Levant ve Mezopotamya’da avcılık, toplayıcılık ve balıkçılık geçimin ve yaşamın ortak kaynağıydı. Ama her bölge; yer şekilleri, su kaynakları ve iklim döngüsüne göre kendi kaderini çizdi. Anadolu’nun dağlık ve platoluk dokusu, yüzyılların göç tekrarlarını ve yaylacılığın kadim bilgisini besledi. Kıyı şeridinde ise doğa; denizlerin bereketine yaslanmış, dalga ve rüzgârın sunduğu zenginliklerle örülü bir yaşamı hükümran kıldı. Levant, Akdeniz ikliminin ılımanlığı ve vadilerin denize açılması sayesinde hem deniz hem kara kaynaklarını bir arada kullanma olanağını sunuyordu sahiplerine. Mezopotamya'da ise nehirlerin sunduğu sulak zenginlik, alüvyonlu topraklar ve yoğun biyolojik çeşitlilik, burada tarımsal devrimin filizlenmesini mümkün kıldı.
Aynı dönemin farklı yaşamları;
Kısacası her çevre kendi kural ve yasalarını ilan etti; Anadolu daha hareketli ve mozaik bir sahne, Levant köprü işlevi gören esnek bir kuşak, Mezopotamya ise verimli, yoğun ve geleceğin kentlerine uygun bir alt yapı sundu. Bu ekonomik farklılaşma aletlerin ruhuna ve gündelik yaşamın dokusuna da yansıdı. İnce yontma taşlar, kesici ve delici aletler, bitkilerin sırlarını çözen ve avın ince sanatını icra eden elleri güçlendirirdi. Anadolu’da taş işçiliğinin çeşitliliği, Levant’ta deniz ürünleri ve ticaret yollarının etkisi, Mezopotamya’da ise sulama ve tarım teknolojilerinin erken izleri, toprağın bereketini kentleşmenin ve uygarlığın ilk kıvılcımlarına dönüştürdü.
Toplumsal yapı;
Özel taş işçiliği yanında anıtsal veya depolamaya dönük yapılar, günlük ekonomi ve toplumsal örgütlenme hakkında ip uçları barındırır. Aletler yalnızca araç değildir ama pek çok şey ifade eder aynı zamanda. Onlar toplumsal deneyimlerin, estetik tercihlerin ve ritüellerin de gizli casuslarıdır bugünün bizlerine. Sosyal yaşam genellikle dayanışma halindeki küçük gruplar ve geniş aile ağları etrafında kuruldu, ki paylaşmak ortak avlanmak ve bitki toplamak dayanışmanın temelini oluşturdu. Anadolu ve Levant yerleşimleriyle, Mezopotamya vadilerinde gelişen, ki daha yoğundur yerleşim eğilimleri, sosyal örgütlenme açısından bölgesel farklılıklar yaratıyordu. Bazı topluluklar kendi iç ortak törenleri için kutsal mekânlar inşa etmeye başladılar ve bu mekânlar uzak topluluklar arasında uzun mesafeli etkileşimleri kolaylaştırdı. Gömü biçimleri ve mezar eşyaları ve ritüeller ile sembolik davranışlar toplumsal bağları sıkılaştırdı ve yeni topluluklar yarattı.
Yaşamı paylaşmak;
Cinsiyet rolleri ve iş bölümü hakkında yazılı kaynak yok elimizde; taşlar, kemikler, mezarlar, kimyasal analiz sonuçları gibi arkeolojik izler var sadece ve bu sessiz tanıklar geçmişin perde arkasını fısıldarlar dinleyenlere, merak edenlere. Bu veriler bir bütün halindeki eğilimi gösterir; avcılık çoğunlukla erkeklerin omuzlarındayken, bitki toplama ve günlük üretim işleri ise daha yoğunlukla kadınların ellerinde şekillenirdi. Fakat bu paylaşımda katı bir sınır yoktu. Ötesinde; mevsimler, zorunluluklar ve yerel koşullar roller ile oynayıp, yeniden biçimlendire biliyordu. Anadolu’nun sarp dağ yamaçlarında veya Levant’ın kıyı topluluklarında; üretim ve depolama işleri, ayrıca deniz ürünleri işleme ve ticareti kadın emeğine bakardı. Mezopotamya vadilerinde ise sulama ve depolama organizasyonunda cinsiyete dayalı uzmanlaşmalar görülürdü.
İnsan ömrü yeter mi?
Yukarıdaki dönemin sadece bugün için bilinen merkezlerini aşağıda sıraladım, ki eksiği vardır fazlası yoktur. Bir göz atılınca görülecek ki, aslında Bereketli Hilal sanki Anadolu'nun arka bahçesi gibidir. Bırakın kazmayı, akademik bakışla öğrenmek bile bir ömür yeter mi diyesim var; Göbekli Tepe, Karahan Tepe, Çatalhöyük, Aşıklı höyük, Çayönü, Nevali Çori, Hallan Çemi Karain Mağarası, Beldibi, Belbaşı, Boncuklu Tarla, Arslantepe, Hacılar, Beycesultan, Limantepe, Yumuktepe, Tülintepe, Norşun Tepe, Jericho, Tell Abu, Hureyra Ain, GhazalJerf el Ahmar, Tell Sabi Abyad, Tell Halula, Tell Brak, Tell Hassuna...
Uzun lafın kıssası;
Avcı ve toplayıcı yaşamından binlerce yıla yayılan tarım toplumuna geçiş; Anadolu, Levant ve Mezopotamya halkları için kademeli, çok katmanlı ve bölgesel farklılaşmalar içeren bir dönüşümdü. Ortak ekonomik ve teknolojik çerçeveye rağmen yerel çevre koşulları, su kaynakları ve göç hareketleri her bölgenin özgün yolunu belirledi. Ticaret, mevsimlik göçler ve ritüel etkileşimler ise bu yolları birbirine bağladı. Böylece köyleşme ve sonrasında kentleşmeye gidişin temelleri atıldı.
Az kaldı bitiyor;
Bu topraklar, eğer dikkatle bakarsanız görürsünüz ki; insanlık tarihinin izlerini her köşesinde barındıran hem düşünceli hem zorlu, kimi zaman acımasız ama çoğu zaman büyüleyici, kendisine aşkla bağlatan destansı bir tarih sahnesi olarak varlığını sürdürür. Kayaların, nehirlerin anlattığı, rüzgârın sazların arasından fısıldadığı binlerce yıllık destansı hikâyeleri her daim duyabilirsiniz.




Yorumlar